Görüntüleme: 45
1 0
Okunma Süresi4 Dakika, 15 Saniye

Tutsak Olmak Tek Seçenek Bu Dünyada

Nasıl da özlemişim mutluluk hissini… Gözlerimi daha sıkı kapatıp kaybolmak, silinmek istiyorum adeta bu evrenden. Her sabah duyduğum, duymak zorunda bırakıldığım, en tiz seslerden birisi olan alarm sesiyle kalkıyorum yatağımdan. Doğruluyorum, gözlerim hâlâ kapalı bir halde. Yorganın dışına çıkan uzuvlarım, adeta buzulların ortasına atılmışçasına titriyor. Gözlerimi yavaşça aralıyorum, gözüm kapkaranlık gökyüzüne ilişiyor. Saat daha 5.00… Ben ise, dünya üzerindeki her insan gibi, işe gitmek uğruna gözlerimi açmaya çabalıyorum.

Vücudum yatağın içinden çıkar çıkmaz titriyor, üşüyorum. Yüzümü yıkadığım su soğuk, içime bir ürperti daha geliyor. Aynaya bakıyorum usulca; gözlerimin altı mor torbalarla çevrili, yüzüm soluk. Banyo ışığı sabahın bu karanlığında ürkütüyor beni, bu kadar aydınlığa alışık değilim. Yavaş adımlarla hazırlanmaya gidiyorum. Diğer insanların hayallerini gerçekleştirmek uğruna böyle başlıyorum güne, başlamak denilebilirse tabii.

Dışarıdayım, saat 6.00’ı gösteriyor.

Buz gibi havada, ağzımdan çıkan buhar kadar özgür olabilmeyi diliyorum. Bir korna sesiyle sıyrılıyorum düşlerin içinden, otobüse biniyorum. İçeride 15 kişi daha, gece hiç uyumamışçasına kapatmışlar gözlerini. Hepsi, başka birisinin hayatı böyle olmasın diye, potansiyellerinin tam tersi yönde değerlendirilerek belirli bir maaşa tabi tutuluyorlar; aynı benim gibi. Belki de hiç tanımadıkları ve tanımayacakları bir patron tarafından; her gün, aynı saatte, yaşamlarını harcıyorlar. Patronun küçüklüğünden beri kurduğu o hayali gerçekleştirmek uğruna. Bunun karşılığında ise çok kısa bir süre hayatlarını idam ettirebilecek bir ücret alıyorlar.

Saat 7.00, İşteyim.

Günün asıl işkencesi ise şimdi başlıyor. Sanattan, yaratıcılıktan yoksun gri duvarların arasına artıyoruz kendimizi. Kapkara dumanların olduğu, simsiyah bir iş yeri işte benim çalıştığım yer de. İçeriye adım attığımda bir ürperme hissediyorum, sanki renkler beni üşütmüşçesine ürperiyorum. Çalışma alanlarımıza yöneliyoruz, bir kafese kapatılır gibi her gün çalışmak zorunda kaldığımız o alanlara. Tatile çıkmak istesek, patron tarafından belirtilen günler içerisinde gidip gelebiliyoruz anca, o da izin verirse tabii. Öte yandan, bu da yetmezmiş gibi aldığımız cüzi miktarda para da kesiliyor. Tatile gitmek uğruna aç kalıyoruz da denebilir bir bakıma.

Honoré Daumier, Gargantua, 1831

Saat 12.00, öğlen yemeği vakti.

Yemekhaneye girdiğim anda yüzüme buz gibi bir hava üfleniyor. Hayır, hayır, camlar açık değil. İnsanların yüzlerindeki umutsuzluk bu, buz gibi hava. Ölmeyi bekleyen insanların yüzlerindeki umutsuzluk havası kaplamış her yeri. İnsanların tek istedikleri, eve giderken ekmek alacak parayı kazanmak. Hepsi endişeli; gelecekleri için, çocukları için, şu anki yaşamları için. Yemek sırasına giriyorum, etraftan bir çıt dahi gelmiyor, sanki birisi tarafından izleniyormuşçasına. Bir dakika, zaten birisi tarafından izleniyoruz. Kafamı kaldırıp kocaman gri duvarlara bakıyorum, her yerde kameralar var. Tüm görüntüler patrona iletiliyor. Kamera olmayan odalarda ise, herkesin elinde olan o küçücük teknoloji dünyası, telefonun kameraları tarafından her şey iletiliyor patrona.

Saat 15.00, çıkış vaktimize az kaldı.

Hâlâ çalışıyoruz, yüksek mevkilerden emirler yağıyor tepemize, onları hallediyoruz. Evlere dağılmanın heyecanı herkesin üstünde hissediliyor, bir kargaşa havası hakim içeride. Herkes bir an önce işlerini bitirip dışarı atmak istiyor kendini, dinlenmek uğruna.

Saatler 18.00’ı gösterdiği an, herkes koşar adımlarla çıkıyor kapıdan.

Edward Hopper, Night Shadows, 1921

Patronun gözetiminden çıktığımızı düşünsek de, telefon kameraları tamamen aklımızdan çıkmışçasına evlerimize koşuyoruz. “Hoşça kal” diyen bir ses arıyorum etrafımda, yok maalesef. Kimse kimsenin hayatını önemsemiyor, iletişim yok. Tek bir gayesi var herkesin, patronun dediğini uygulamak.

Otobüsümün usulca gelişini izliyorum uzaklardan. Otobüs şoförünün yüzündeki o ifadesizlik korkutuyor beni. Bu insanlar gerçekten yaşıyor mu? Yanaşıyor durağa doğru, herkes doluşuyor içine. Şoför ise kapıları sonuna kadar kapatıp günün son yolculuğuna çıkıyor. Camdan dışarıya bakıyorum; bir kenarda çocuklarının okul çıkış saatlerini yakalayamayan velilerin yüzlerindeki o stresli ifadeleri, yüzlerce sınavı olan gençlerin yüzlerindeki o gelecek korkusunu ve en acısı da toplumu yüceltecek olan öğretmenlerin gülümsemelerinin soluşuna tanık oluyorum.

Otobüsten iniyorum, evim tam karşımda.

Büyük bir heyecan duyuyorum, ta ki eve girene kadar. Ağır bir yorgunluk çöküyor üstüme, gözlerim kapanıyor. Yemek dahi yiyemeden uyuyakalıyorum koltukta. İşte, günün en sevdiğim o zamanı başlıyor benim için; yaratıcılığımın sahneye çıktığı o an, rüyalarım. En azından rüyalarımda farklı bir gezegende yaşadığımı hayal edebilecek kadar yaratıcıyım hâlâ.

Tam rüyalarımın arasında mutlu bir biçimde süzülürken telefonuma gelen bildirim sesiyle uyanıyorum. Günlük hata bildirisi yükleniyor telefonuma. Patron tarafından bildirilen hatalı davranışlarım, düzeltmem ve bir daha asla tekrarlamamam gereken hatalar bildiriliyor. Tekrarları olması durumunda ortaya çıkacak olan sonuç belli, işten atılmak. İş bulmanın ve ekonominin bu kadar kötü olduğu dönemde başınıza gelebilecek olan en kötü olay, işten atılmak. Tüm hatalarımı kontrol ederken gözüme bir görüntüm ilişiyor; yemekhanede çevremi gözlemlediğim o düşünceli halim, patronun hoşuna gitmemiş. Düşünmek, yeni fikirler üretmek, yaratıcılıktan yoksun olan o duvarlar arasında yaratıcı olmak yasak, yeni fikirler yasak, duygusal düşünceler yasak. Tek gaye çalışmak; düşünmeden, yaratmadan, üretmeden.

Telefonumu kapatıp uzanıyorum tekrardan, kendi görüntümü incelerken diğer insanların duruşları aklıma geliyor. Herkes ne kadar da sıradan, ne kadar aynı, ne kadar da tek düze ve siyah beyaz. Yüzlerce rengin olduğu bu evrende, neden her şey siyah beyaza bürünmüş halde? Düşünmem yasak ama ben insanım, özgür irademle hareket etmem yasak ama ben insanım, sevmem yasak ama ben bir insanım.

Sanki o telefon kamerası beni duyuyormuşçasına susturmaya çalışıyorum düşüncelerimi. Tek istediğim yaşamak, lütfen patron bu düşüncelerimi duymamış olsun. Gözlerim kapanıyor, sıcacık yorganımın içine gömülüyorum. Yarın büyük gün, alarm çalıncaya kadar hissettiğim o huzurun damarlarımın içerisinde gezinmesi uğruna uykuya bırakıyorum tüm hücrelerimi.

Kapak: Rene Magritte, “La tempête”, 1932

Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %
Previous post Wes Anderson: Sinemanın Renk ve Simetri Ustası
Next post Çağımızın Hastalığı; Sosyal Fobi

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.