Görüntüleme: 356
0 0
Okunma Süresi9 Dakika, 20 Saniye

YUNAN KARANLIK ÇAĞI: HOMEROS VE TROYA

MÖ 12. yüzyılda tıpkı MS. 375’teki Kavimler Göçü benzeri bir olgunun oluşması sonucu Akdeniz ve Yakındoğu uygarlıklarının çoğu ortadan kalkmış, bu istilaya bir tek Mısır direnebilmiştir. Yüzyılın ortalarında Yunanistan’da halen sarayların ayakta olduğu birkaç yer vardı, fakat ekonomik ve kültürel canlılığı gösteren bu arkeolojik veriler de kısa süre sonra kaybolup gitmiştir. 11. yüzyılın başlarına gelindiğindeyse Yunan dünyası artık sert bir gerilemenin ardından 8. yüzyıla kadar sürecek bir toparlanma döneminin yaşanacağı Karanlık Çağa girmişti. 8. yüzyıl, Yunanistan’ın Karanlık Çağdan çıkıp Arkaik dönemin Rönesans’ına adım attığı devir olmuştur. 11 ile 8. yüzyılların tarihi gözümüzde netleştikçe, Karanlık Çağın aslında kendisinden sonra ortaya çıkan kent devleti toplumu ve kültürüne beşiklik etmiş olduğu meselesi gitgide daha da belirginleşmektedir. Sonraki dönemde gördüğümüz Yunan toplumunun temel yapısı ve kurumları MÖ 800 yılından önce yerli yerine oturmuştu. Geleneksel kabile siyasetinden kent devleti yönetimine ani geçiş ve erken dönem kent devletlerinin çalkantılı tarihleri hakkında bilgi sahibi olabildik.

Akha krallık ve beyliklerinin -kesinleşmemiş bir görüşe göre- Dorlar tarafından ortadan kaldırılmasından sonra, Ege Dünyası’nda “Karanlık Çağ” adı verilen bir suskunluk dönemi yaşanmıştır. Kabaca M.Ö. 12. ile 9./8. yüzyıl arasını kapsayan bu döneme ilişkin bilgilerimiz az olmakla birlikte, günümüzde sürdürülen yoğun arkeolojik kazı ve yüzey araştırmaları sayesinde bu dönem gittikçe aydınlanmaktadır.

M.Ö. 11. yüzyılın başlarına gelindiğindeyse Yunan dünyası artık sert bir gerilemenin yaşanacağı Karanlık Çağa girmişti. Bu meçhul yüzyıllarda yeni toplumsal ve siyasi şablonlar oluşacak, bunlar da gelişerek 8. yüzyılda yeni bir siyasi oluşumu, kent devletlerini (polis) doğuracaktı.

Homeros’un yapıtı, Hellen ilkçağının büyük şiirleri İlyada ve Odysseia, tarihinin başlangıcında, M.Ö. XII. yüzyıldan VIII. yüzyıla kadar Grek ulusunun yaşamının sürükleyici bir tablosunu çizer. Ama İlyada’nın temel içeriği Dor İstilası sonu VIII. yüzyılın başı arasındaki dönem Hellas’ını, yani “homerik çağ” Hellas’ını belirginleştirir. Odysseia, Troya Savaşı kahramanlarının geri dönüşünü, barış dönemi gündelik yaşamını betimler.

Grek dilini konuşan ve muhtemelen M.Ö.700 civarında şu an Türkiye’nin batısında yer alan topraklarda yaşamış olan şair Homeros, geçmişte kalmış hikayelerini anlattığı İlyada (İllias) ve Odysseus adında iki epik şiir kaleme almıştı. Bu şiirlerin konu aldığı Troya yaklaşık 500 yıl öncesinde gerçekleşmişti. Homeros’un uzun sözlü şiir geleneğinden ve belki de Troya Savaşı’nın yapıldığı döneme uzanan yazılı kaynaklardan yararlanmıştı. Troya şehrinin kalıntılarından başlayarak, savaşa konu olan yerleşimleri ve anıtları ziyaret olması da mümkün.

MÖ 8. yüzyılda İzmir bölgesinde yaşadığı kabul edilen Homeros’un yaklaşık 2700 yıl önce yazıya geçirdiği İlyada ve Odysseia destanları pek çok dile çevrilerek günümüze kadar ulaştı. Homeros’un söz konusu destanları, farklı sanat dallarında binyıllar boyunca sürekli işlenerek Dünya Kültür Mirası’nın en önemli eserleri olma özelliklerini kazandılar.

Sonrasında, Homeros destanlarının peşinden giden araştırmacılar Hisarlık Tepe’de Troya’yı keşfettiler. Böylece 150 yıldan fazladır gerçekleştirilen arkeolojik kazılardan çıkan buluntularıyla Troya, insanlığı görkemiyle büyülemeye başladı.

Homeros, “İlyada”sında Troya Savaşı’nın tamamını anlatmamaktadır. 24 bölüm ve 16.000’den fazla dizeye sahip olan İlyada, Troya Savaşı’nın dokuzuncu yılında 51 günlük bir dönemi anlatmaktadır. Destan Akhilleus’un öfkesi ile açılır ve Hektor’un cenazesi ile sona erer. Destan söz konusu 51 günlük kısmı kapsamakla beraber, bu dönemin öncesi ve sonrasıyla, savaşın çeşitli merhaleleriyle ilgili birçok olaya atıfta bulunmaktadır. Sözlü gelenekten yazıya nasıl geçtiğini bilemediğimiz gibi, metinde geç dönemde yapılan değişikliklerin kesin amacını kestirmek de güçtür. Ama Homeros bir savaşın “toprağı bereketli Troya”da geçtiğini söylemektedir.

Troya’nın düşüşünden sonra, hayatta kalan kahramanlar ve birlikleri kazandıkları zaferin pek de keyfini çıkaramadı. Tanrılar kızgındı zira çoğu Yunan, kentin yağmalanması sırasında kutsal şeylere saygısızca davranmıştı. Yalnızca çok az sayıda Yunan evine kolaylıkla dönmüş veya dönüşlerinin keyfini çıkaracak kadar yaşamıştı. Yolculuğu en zor, en uzun ve en çetrefilli olansa Odysseus’tu. Deniz tanrısı Poseidon’un gazabına uğrayan Odysseus Akdeniz’in en ücra noktalarına gitmeye zorlandı. Yine Homeros’un Odysseia adlı eserinde Troya’nın yıkımından sonra ata toprağına dönmeye çalışan ancak Poseidon’un düşmanlığını kazandığı için başına gelmeyen kalmayan İthaka kralı Odysseus’un Mısır’a yaptığı seferlerden söz edilir. İthaka adasında iki kez ayrı ayrı anlattığı Mısır seferinin aktarılış şekli ve gelişimi Deniz Kavimleri istilasıyla oldukça yakın benzerlikler gösterir.

Homeros’un İlyada’da, Troya Savaşıyla ile ilgili olarak Anadolu Halklarının Troya kentinin yardımına koşması, topraklarını bırakıp doğuya yol almaları aslında Tunç Çağı’nın sonunda Hitit belgelerinde de gördüğümüz Batı Anadolu’da gelişen karışıklıklar ve halk hareketliliklerinin, ana yurdunu terk eden halkların yeni yurt arayışlarının destandaki yansıması olmalıdır.

M.Ö. 1450 yılına doğru, Akhalar Girit adasını istila ettiler ve Knossos hükümdarlarının saraylarını yıktılar. Akhalar ve onlara bağlı tribüler bir süre sonra bazı adalara (Rodos, Kıbrıs’ın bir bölümü) ve Küçük Asya’nın kuzeybatı deniz bölgesine yerleştiler. Bu olaylar büyük bir olasılıkla, Homeros’un İlyada’sına dâhice aktarılmış olan Troya Savaşı (M.Ö. 1180 dolaylarında) destanına esin kaynağı oldular.

Troya, M.Ö. 3000’den M.Ö. 950’ye kadar, 2000 yıl boyunca çok önemli bir şehirdi. Terk edildikten sonra M.Ö. 750 civarında Yunanlar tarafından kolonileştirildi. Bizans döneminde ise terk edildi. Arkeologlar, bu efsanevi şehrin izini sürmek için Anadolu’yu didik didik aradılar. Troya, Ege Denizi’ne akan boğazın ağzına yakın bir yerde kurulmuştu. Şehir, boğazın her iki yakasındaki limanları koruyordu. Yaklaşık 15 metre yüksekliğinde bir höyükte yer alan Troya şehri, 2019 yılında keşfedilen ve incelemesi devam eden Troya-0 katmanına ek olarak 10 farklı katmandan oluşuyor. Bu katman MÖ. 3500’lere kadar da uzanmakta. Peki Homeros’un Troya’sı eğer gerçekten varsa bu katmanlardan hangisindeydi? Amatör olan Schliemann’ın dayanağı, daha önce bölgede ABD konsolosu olarak görev yapan Britanyalı Frank Calvert’in yaptığı çalışmalardı. Höyüğün ismi Hisarlık’tı. Homeros’un Troya’sının; kerpiçten kale surlarının, tapınakların, saray yapılarının ve bugün bile ziyaretçileri hayrete düşüren rampaların yer aldığı Troya II (M.Ö. 2550-2250) olduğunu düşünüyordu. Ayrıca burada çarkta yapılmış usta işi çömleklerin yanında, Priamos Hazinesi adını verdiği altın ve kıymetli metallerden yapılmış 20 parça takı bulmuştu. Bu takılar dünyaya eşi Sophia Schliemann tarafından tanıtıldı. Ayrıca Schliemann, Agamemnon’un Maskesi’ni bulduğunu da iddia etti. Hisarlık Tepesi, Homeros’un metinlerindeki Troya şehri tariflerine de uyuyordu. Troya Savaşı’nın gerçekliğinden şüphe etmek için makul bir sebep de kalmamıştı. Her şeyden önce Antik Dönem yazarları da savaşın gerçek olduğuna inanıyordu. Realistçi tarihçi Thukididis savaşın sadece bir kadın yüzünden değil güç ve servet elde etmek amacıyla çıktığını söyler.

Troya kazısına 1893-1894 yılları arasında devam eden Alman mimar Wilhelm Dörpfeld, Schliemann’ın çalışmalarını çok daha ciddi ve bilimsel bir temele oturttu. Daha sonraki kazılarda (1932-1938) Amerikalı arkeolog Carl Blegen tarafından yönetildi. 1988 ile 2012 yılları arasında Alman ve Amerikalılardan oluşan ortak kazı ekibiniyse Manfred Korfmann (2005’te yerine Ernest Pernicka geçti) ve Brian Rose yönetti. Troya kazısının başkanlığını 2013’ten bu yana Prof. Dr. Rüstem Aslan yürütmekte.  Dörpfeld, Troya’daki kalenin devasa surlarında yaptığı kazının ardından, Troya VI (M.Ö. 1470-1180) olarak adlandırdığı katmanı Homeros’un Troya’sı ile ilişkilendirdi. Antik Troya uygarlığının zirve noktasını oluşturduğu düşünülen bu katman, Schliemann’ın bulduğu katmanın yaklaşık bin yıl sonrasına tarihleniyordu. M.Ö. 1200’lerde Modern Dünyanın İlk Büyük Çöküşü başlamış (Deniz Kavimleri İstilası Mısır hariç tüm medeniyetleri yerle bir etmiş) ve şehir terkedilmişti. Yapılan kazılarda M.Ö. 1180 civarında büyük bir yangın nedeniyle kül olan şehirde ok ucu, mızrak başı ve sapan taşı gibi silahların yanında, gömülmemiş insan kemikleri de bulundu. Bu bulgular, akla ani ve şiddetli bir saldırı olasılığını getiriyor. Diğer taraftan şehri daha fazla katmana bölen Blegen, Homeros’un Troya’sının VII. katmana karşılık geldiğini iddia etti. Ardından yapılan kazılar ise, M.Ö. 1300 ila M.Ö. 1210/1180’e tarihledikleri Troya VI’nın efsanevi Troya olduğunu ortaya koydu. Aslında en  önemli değişim tarihlendirmelerde yapılan değişimden ziyade, bizim şehre ilişkin genel düşüncemizde oldu. Akademisyenler şehrin 2023 metrekare büyüklüğünde olduğunu düşünürken şehrin 303.514 metrekare olduğu ortaya çıkarıldı. Homeros’un anlattığı Troya kentinin yıkılması olayı da Geç Tunç Çağı’nın son günlerinde meydana gelen Deniz Kavimleri hareketine bağlı olarak gelişen bir yıkımın edebiyata yansıması olmalıdır.

Geç Tunç Çağı’nda Batı Anadolu’da çok sayıda krallık vardı. Bunlar arasında en önemlisi Hitit kaynaklarında Wilusa olarak geçen krallıktı. Antik Yunanlıların burayı ilk önce Wilion, daha sonra da İlion, yani Troya olarak adlandırdıkları şehir olduğu pek çok akademisyen tarafından kabul görmüş durumda.  Troya, deniz baskınlarından korunacak kadar içeride olmasına karşın Helespontos (Çanakkale) ile Karadeniz’i bağlayan ticaret yoluna hakim olacak kadar denize yakın bulunuyordu.

Geç Tunç Çağı’nda savaşlar genelde kişisel nedenlerden dolayı çıkardı. Kan davaları, evliliklerdeki anlaşmazlıklar vs. Bunlar savaşların çoğunun çıkış nedenleriydi. Hitit Anarma arşivi bize bu konuda birçok örnek sunuyor; yabancı bir prensesle evlenmek üzere yola çıkan bir prensin yolda öldürülmesinin ardından, prensin öcünü almak için bu suikastı azmettiren kişiye başlatılan sefer gibi. Homeros’un da Troya Savaşı’nı bir kraliçenin baştan çıkarılması üzerine patlak veren bir savaş olarak betimlemesi Tunç Çağı gerçeklerine uygun görünüyor. Ancak bu, Helen’in gerçekten var olduğu anlamına gelmiyor. Fakat gerek Homeros’un eserlerinde, gerekse de Yunan mitolojisinde geçen bazı önemli isimlere Linear B veya Hitit metinlerinde de rastlıyoruz. Örneğin, Akhilleus ismi Linear B’de de geçiyor. Hitit metinlerinde ise, Ahhiyawa (Akha) kralının kardeşi Tawagalaea ile Ahhiyawa’lı Attarrisiya’nın adları geçiyor. Homeros’un eserlerinde Troya’nın önemli prenslerinden birinden hem Paris hem de Aleksandros olarak bahsedilir. Hitit metinlerinde ise benzer şekilde bir Troya kralının ismi Aleksandu ve aynı zamanda Pari-zitis olarak geçer.

Bu buğuların hiçbiri Helen’in, Akhilleus’un veya mitolojide adı geçen diğer karakterlerin varlıklarını kanıtlamasa da bu karakterlerin varlıklarını kanıtlamasa da bu karakterlerin davranışları, kan davası nedeniyle düşman şehri ele geçirmek için yapılan savaşlardan çevrilen dalaverelere dek, Geç Tunç Çağı’ndaki insanların davranışlarını yansıtıyor.

Geç Tunç Çağı’nda bir şehri saldırarak veya kuşatarak ele geçirmek oldukça zahmetliydi. Bu nedenle, Hitit ve Mezopotamya metinlerinde bir düşman şehrini ele geçirmek amacıyla, düşmanı gafil avlamak için ordunun geri çekiliyormuş gibi (sahte ricat) yapmasından söz edilmesi şaşırtıcı değildir. Ancak yine de Troya Atı’nın gerçekte var olup olmadığına dair elimizde bir kayıt yok. Hikayemizde Yunanlar Troya’dan geri çekildiklerini söyleyerek arkalarında tanrıların onlara yolladığı ve onlara Troya’nın kapılarını açacak ahşaptan bir at bırakmışlardı. Her ne kadar elimizde bir kanıt olmasa da, bu hile gerçekten Tunç Çağı’ndaki savaşlarda uygulanan şaşırtma taktiklerinden birisiydi.

Homeros, Antik Çağ ruhunun bir bölümünün temel ilkelerini oluşturmuştur: Belki de onsuz ne Troya ne de Akhilleus var olabilirdi. Homeros İlyada’yı yaklaşık M.Ö. 700 yıllarında, Odysseia’yı ise biraz daha sonra kaleme almıştır.  Destanın Batı edebiyatına olan etkisi Antik Çağ’dan günümüze kadar, Jean Giraudoux’un Troia Savaşı Olmayacak isimli eserinden, Christa Wolf’un Kassandara‘sına kadar kesintiye uğramadan devam etmiştir. Homeros’un İlyada Destanında anlatılan olaylar ve kahramanlar, antik dönem sanatına ve özellikle orta çağdan itibaren de resim sanatına ilham kaynağı olmuş ve İlyada’dan alınan temalar yoğun bir şekilde seramik kaplar, heykeller, duvar resimleri, metal eşyalar, taş kabartmalar ve ahşap paneller gibi sanat eserlerinde kullanılmıştır. Özellikle M.Ö. 6. Yüzyıldan M.Ö. 3. Yüzyıla kadar üretilen Antik Ege Uygarlıkları seramik çömlek ve kaplarda siyah ve kırmızı figürlü boyama tekniği ile resmedilmiş Troya savaşının kahramanları ve maceraları dikkati çekmektedir. Seramik sanatçıları ilk önce siyah figürlü teknikle açık renkli (sarı- kahverengi tonları) zemine koyu renkli figürler işlemişlerdir. Kırmızı figürlü teknikte ise koyu renk zemin üzerinde açık renkli karakterler yer almış ve bu şekilde tasvir edilen olay ve karakterler daha net ortaya çıkmaktadır.

Çanakkale il sınırlarında bulunan Troya Tarihi Milli Parkı, sadece Türkiye’nin değil, aynı zamanda tüm dünyanın da en önemli arkeolojik alanlarından birisidir. Bu yüzden önyargılı değil, koruyucu ve sahiplendirici olmamız gerekir. Çünkü dünya tarihine mal olmuş bir efsane coğrafyamızı süslemekte.

Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %
Previous post Siyah Ceketli Gölge
Next post 1-9-8-5 Rıfkı’nın Kıta Aşkrupası Cinius Yayınlarından Çıktı!

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir