Heseidos’un İşler ve Günler (Erge Kai Hemerai) Adlı Eserindeki Altın Soy Efsanesi İle Theogonia (Tanrıların Kökeni) Adlı Eseri Ve Bunun Tarihsel Çağlar Ve İnançlara Yansımaları Üzerine

Görüntüleme: 143
0 0
Okunma Süresi11 Dakika, 34 Saniye

Hesiodos (Yunanca: Ἡσίοδος Hēsíodos; d. MÖ 700 öncesi Askra, Boeotia, ö. bilinmiyor.) Yunan didaktik şiirinin babası olarak bilinen, bilim adamlarınca MÖ 8. yüzyılda aktif olduğu düşünülen ünlü ozandır. İşler ve Günler adlı eserinde verdiği bilgiler sebebiyle birçok bilim adamı tarafından ilk ekonomi ve iktisat tarihçisi olarak da kabul edilir. Yoksul bir çiftçinin oğlu olan Hesiodos, Aiolia’nın Kyme şehrinden (Foça’nın kuzeydoğusundan), Yunanistan’da Boiotia’nın Askra şehrine göç etmiştir. Yunan mitolojisi ve Yunan çiftlik hayatı üzerine bilinenlerin çoğu Hesiodos’un eserlerinden öğrenilmiştir. Köy yaşamını ve insanların günlük işlerini anlatan ilk şairdir.

Hesiodos’a izafe edilen Theogonia’daki ana düşünce o zamanki Yunanistan’da ve İonia’da yaygın olan dini inançları birleştirerek ulusal bir niteliğe sokma arzusudur. Böylelikle Hesiodos, Olympos tanrılarını sadece isimlendirmekle kalmamış, onları yerel tanrılar olmaktan çıkarıp hepsini ulusal bir konuma sokarak Olympos panteonunu oluşturmuştur.

Heseiodos’un, kardeşi Perses’e gerçekleri açıklamak ve doğru yolu göstermek amacıyla yazdığı İşler ve Günler (Yunanca Erga Kai Hemerai) adlı didaktik eserinde Theogonia’daki yöntem insanlar dünyasına uygulanır: Tanrılar gibi insanlarda bazı aşamalar geçirip bugün bulundukları duruma gelmişlerdir. Karamsar bir görüşle, insanların iyiliğe değil, kötüye gittikleri ve sonlarının büsbütün yıkım olacağı kanısındadır. Çağların (Heseiodos çağ değil de soy diyor) madenlere göre adlandırması İran-Babil kaynaklı bir görüşe dayanır. İşler ve Günler’de soylar efsanesi Pandora efsanesinden sonra gelir (İşl. 110-202); Heseiodos’a göre beş soy vardır: Altın, gümüş, tunç ve gümüş soyları, bunların aralarına Heseiodos bir şey daha sokar: Homeros destanlarında sözü geçen yarı tanrı kahramanlar soyu. Bu soylar silsilesi de evrimleşen insan gruplarını temsil etmektedir. Hint-Avrupa kaynaklı dünya görüşlerine dayanan bu mythos Yunan yazınında pek yankı uyandırmamışsa da, Roma dünyasında epey tutunmuş ve işlenmiştir.

Yunan mythos’unun Havva’sı rolündeki Pandora ilk kadın mıdır? (Theog. 535 vd) Pandora (Theog. 570-589; İşl. 59-89), Âdem ile Havva’nın yasak meyve hikâyesidir. Çünkü Pandora Yunan’ın Havva anasıdır. Benzer yönleri çoktur: söz dinlememesi, merakı, dik kafalılığı vb. Ve sonrasında “Soylar Çağlar” mythos’u diye adlandırılan efsaneye girişilir. 106’dan 201. dizeye kadar uzanır. Madenlerle nitelendirilmeleri soyların salt değer ölçüsü bakımından yozlaşıp geriledikleri anlamına gelir. Yani insan her açıdan geliştikçe yozlaşması da kaçınılmaz olmaktadır.

Yunan din ve mitolojisi Homeros ve Heseiedos tarafından kurulduysa onları Yunan dininin peygamberleri saymak yanlış olmayacaktır. Theogonia için Yunan dininin ilmihali nitelemesi yapılabilir. Heseidos’un Theogonia’sının hem Mezopotamya kökenli Enuma Eliş’ten hem de Hitit-Hurri kökenli Kumarbi ve Ullukumi efsanelerinden açıkça etkilendiğini söyleyebiliriz.

Pek çok inanca göre evren yoktan oluşmuş, önce evren, yeryüzü sonrasında insan yaratılmıştı. Ve insanı kıskanan kötü bir varlık daima mevcuttu. Onun Cennet’ten kovulması, sürülmesi bu varlığın sonucuydu. Yine Âdem ile Havva’yı ele alırsak evren altı günde yaratılmış, sonrasında insan var edilmiş, Cennet’e koyulmuş, Şeytan gelip onlara yasak olan eylemi yaptırarak onları dünyaya sürgün ettirmiş, kendisi de cehennem adındaki yere kapatılmıştır. Zeus’un babası Kronos’u Tartaros’a hapsetmesi ve insanı yaratması arasında bir ilişki kurmak bu açıdan mümkündür. Theogonia’nın 126. Dizesinden başlayarak Khaos boşluğundan Gaia’nın çıkışı, Gaia’nın yani toprağın da tek başına nasıl Uranos’u, yani Gök’ü ortaya çıkardığı anlatılmaktadır.

Altın Soy, Olymposlu tanrıların saltanatıyla başlar. Olympos’ta oturan ölümsüzler ölümlü insanların ilk soyunu altından yaratır. O zamanlar Kronos’un gökleri tuttuğu zamanlardır. Heseiodos’un tarifiyle insanlar tanrılar gibi kaygısız, rahat, acısız, dertsiz yaşıyor, belalı ihtiyarlık üstlerine çökmüyordu, kolları, bacakları her zaman dipdiriydi, sevinip coşuyorlardı gamsız şölenlerde, tatlı uykulara dalar gibi ölüyorlardı. Dünyanın varı yoğu onlarındı, toprak kendiliğinden bereket saçıyordu. Sayısız nimetler ortasında, rahat, memnun yaşayıp gidiyordu insanoğulları tarlalarında. Bu ilk insanlar ölüp toprağa karışınca, birer cin oldular Zeus’un dileğiyle, iyi birer cin, toprağı ve insanı koruyan cinler. Yaman bir şerefe konmuş oldular böylece.

Bu ifadelerden bildiğimiz manada “Âdem ile Cennet” hikâyesi çıkıyor karşımıza ve bu mitolojik insanlar öldüklerinde birer deimon olup bir çeşit yarı tanrıya dönüşüyorlar.

Mythoslar özellikle haksızlık, kader ve acı ölümlerin unutulmamasına çok önem vermiştir. Sosyal yaşam düzeni ve örnek kişi imgeleriyle ölümlüler ölümsüzlerle hayat bulmakta, ölümsüzleştirilmekteydi. Çok tanrı inancına geçiş bu Antropormonizm’in bir ürünüdür.

Buralardaki dikkat çekici bir başka şey “Âdem ile Havva” olayındakine benzer hadiselerdir. İnsan ilk yaratıldığında Şeytan onu ilk kıskanan olmuştu. Zeus ile Hera’ya soyadı olarak Kronides (Kronos oğlu) denir. (Âdemoğlu gibi) Kronos’un Zeus eliyle yeraltına kapatıldığına da değinilir, ama efsane olarak anlatılmaz. Çünkü Kronos’u itibarsızlaştırma ve unutturma, önemini azaltma söz konusudur. Bu da yeni bir inanç sisteminin oluşmaya başladığını göstermektedir. Ayrıca birden fazla Zeus modelinin tek bir Zeus olarak düşünülmesi ve onlarla ilgili efsanelerin tek bir Zeus altında birleştirilmesi de bunu doğrular. Çünkü yeni bir din eski dinlere ait tüm tanrı ve tanrısal şeyleri inkâr eder ve onları yok etmeye çalışır. Kendi mevcut sistemini toplumda egemen kılar.

Yunan mitograflarının hepsine göre, dünya var olmadan önce Khaos vardır. Khaos “açık, boş olmak” anlamına gelen Yunanca khainen fiilinden türemiştir. Bu boşluk, daha biçime girmemiş, varlığa kavuşmamış öğelerin karışımıdır. Khaos’u ayrıntılarıyla anlatan bir başka şair de Ovidus’tur. Dönüşümler adlı eserinde “günümüze değin, denizden, karadan bütün bunları kuşatan gökyüzü var olmadan, tek görünümlüymüş evren içinde doğa, khaos deniyordu ona, kımıldamaz, biçimsiz, düzensiz ağır bir yığın, karmakarışıkmış içinde nesnelerin türlü türlü öğeleri” demektedir. Bundan sonra öğelerin bir bir ayrılmasıyla bir kosmogonia taslağı yapar.

Khaos tanrısal bir düzensizlikti. Bu boş ve sonsuz mekândan ilk Gaia (Terra) yani yeryüzü, toprak var olmuştur. Gaia, bir tanrıdan çok kozmik bir varlıktır. Bütün ögelerin kaynağında bulunan ana ilkedir. Parthenogenesis prensibine göre Gök’ü (Uranos’u), Dağ’ları (Ouera’yı) ve Deniz’i (Pontos’u) yaratır. “Ol der ve olur” anlayışına örnek teşkil eder.

Heseiodos’un bu eseri tek tanrılı bir dinin zaman içinde form değiştirmiş şekli gibidir. Mitler uyumlu bir düzen içerisinde düzenlenerek çoğunlukla sözlü aktarım yoluyla yayılıp canlı kalırlar ve zamanla yazınsal hâle gelirler. Evrenin ya da belirli bir bölgenin, olayın ortaya çıkışını açıklama ve doğa olaylarının veya açıklanması zor kültürel geleneklerin izahı amacını taşırlar. Çoğu efsanenin başlangıç noktası aynıyken; değişik coğrafya ve kültürlerden etkilenerek farklılaşmış birden farklı anlatı türüne dönüşmüş, orijinal hâli ancak mitologların anlayacağı kadar kompleks bir duruma gelmiştir. Ancak tüm bunlar “Yunanlıların bir kutsal kitabı” gibi algılanmamalıdır. Çünkü gerçek bir mythosun dinle doğrudan doğruya hiçbir ilgisi olamaz, asıl ilgisi doğayla kurulmuştur.

Dinsel inanışlara göre Havva hep ikiz doğum yapıyordu. Bunlardan birisi erkek diğeri kızdı. Âdem, aynı anda doğan ikizleri, bir önce veya bir sonra doğan ikizlerle evlendiriyordu. (Sadece Hz. Şit tek doğumdur. Bu da insanlığın yeterli sayıya ulaştığını gösterir.) Tanrı zaruretten dolayı Âdem’in çocuklarının birbiriyle evlenmesini bir müddet helal kıldı. Çünkü insan neslinin artması gerekiyordu. İleriki dönemlerde (ateşin yaygın kullanılmaya başlanmasıyla birlikte) farklı ikizlerden de olsa kardeş evlenmesi yasaklandı.

Kronos’un tıpkı babası Uranos gibi zorbaca davranıp doğar doğmaz çocuklarını yutması ilk rahimden (bütün insanların annesi olan Havva ya da Gaia’nın rahminden) son rahime (her bir insanın kendi annesinin rahmine) geçişini simgeler. Kuran’da “sizi tek bir nefisten yaratan” denilmiş sonra “ondan da eşini yaratan” buyrulmuştur.

Her ne kadar ütopik gözükse de aslında Altın Soy’u üretimin olmadığı ve sadece tüketimin olduğu Paleolitik Dönem ile ilişkilendirebiliriz. Heseiodos’un da deyişiyle insanların her türlü nimetten ve en önemlisi bereketli topraktan yararlandığı, kaygısız, acısız ve dertsiz yaşadığı bir dönemdir. Tunç Çağı’na kadar herhangi bir savaş kalıntısına rastlanmaz. Üretim olmadığı için avcılık ve toplayıcılık vardır. Geçim derdi gibi kavramlar tam manasıyla yoktur. Sadece hayatta kalma içgüdüsü vardır.

Havva’nın eğri kaburgadan yaratıldığını ifade eden inanışlar, kadınla erkeğin tabii (fıtri) olan ve değişmemesi gereken farklılıklarını ve özelliklerini anlatmak üzere yapılmış birer benzetme, mecazi bir anlatımdır. Hz. Meryem, bir erkekle beraber olmadan Allah’ın ruhundan üflemesi (tıpkı Gaia’nın doğuruşu veya Athena’nın Prometheus’un yarattığı çamurdan insana ruh üflemesi gibi) ve bunun açıklaması mahiyetinde olan “ruhun insan şekline bürünüp Hz. Meryem’e görünmesi”yle hamile kalmış ve Hz. İsa’yı doğurmuştur. Dikkat edilirse Âdem’in yaratılışında baba yokken; Hz. İsa’nın yaratılışında yalnızca ana vardır; Hz. Yahya’nın yaratılışında da hem ana hem baba vardır fakat onların da çocuk yapma kabiliyetleri mevcut değildir. Yani Âdem Khaos’un içinde, Hz. İsa Khaos’tan hemen sonra Gaia’nın doğuruşuyla (Hz. Meryem’in) ve Hz. Yahya’da tüm bu olan bitenden sonra oluşmuş gibi düşünülebilir.

Olympos’ta otursun ya da oturmasın tüm tanrılar Gaia soyundan gelir. Olympos’a mevsimlerin koruduğu, bulutlardan meydan gelmiş, büyük bir kapıdan geçilerek girilir. İşte bu tarif bize oldukça korunaklı ve geniş bir mağarayı tarif eder. Mevsimlerin koruduğu, bulutlardan meydana gelmiş bir kapıdan kasıt insanları doğa olaylarından koruyan mağaralar, bulutlar da mağaranın içindeki ısınma ve pişirme amaçlı ateşler ve büyük bir kapı da onun girişidir. Ambrosia adı verilen yiyecek ve içecekler sayesinde bu tanrılar ölümsüz olmuşlardır. Ambrosia birçok çiçek özlerinin katıldığı bir çeşit baldır. Bu toplayıcılığa bir delil olabilir. İşte bu büyülü bal tanrıları nasıl yaralanmaz ve ölümsüz yaptıysa; insanın sert iklim şartlarına dayanmasını, ona enerji vermesini ve bağışıklığını kuvvetlendirerek kendisini bir tanrı gibi hissetmesini sağlamış olmalıdır. Paleolitik Çağ kültürleri Eski Dünyanın her yerinde benzer özellikler gösterir.

Kabil dinsel inanışlara göre çiftçiydi. Adam Smith’e göre bir toplum tarım yapıyorsa Neolitik Dönem ile ilişkilendirilir. Bundan öncesinde tarım söz konusu olamaz. Kabil’in Tanrı’ya adadığı çürük meyvelerden oluşan adağı kabul olmamıştı. Bu da ürünün iyi olmadığı bir töreni göstermekte, toprağın kurban kanıyla sulanarak verimli kılınması amaçlanmaktadır. Kronos babası Uranos’un hayalarını Gaia’nın verdiği akçelikten bir tırpanla kesince (insanların madenlerini tanımaya başladığını fakat henüz onu işleyecek güce ulaşılmadığını gösterir.) kanından toprakta yaşam bitmiştir. Kabil, Habil’i öldürmek suretiyle toprağın verimli kılınmasını amaçlayan kurban merasimini yerine getirmiş ve bunu yapmakla kendini de murdar etmiş, bu murdarlığından arınıncaya kadar topluluktan uzaklaştırılmıştır. Kronos, Uranos’u sürgün eder ve tıpkı babası gibi tüm doğanları yutar. Bunlar efsanevi olay ya da kişiler değillerdi büyük ihtimalle. Uzun tarihi seyir içerisinde çeşitli çevre ve değişik varyantların temelde mevcut bir tarihi hadiseye bağlı olduğunun kanıtlarıdır. Dini amaçlı öldürme ve bunun sonucunda katilin sürgün edilmesini (Neanderthal yok olurken Sapiens’in çeşitli yerlere göçe başlaması) göçebe topluluklarda kan gütme davalarının menşeini, son olarak da medeniyetin kaynağı hakkında bilgileri ihtiva eder. Habil öldükten 5 yıl sonra tek çocuk Hz. Şit doğar. (Kabil’den sonraki modern insan)

Geç Paleolitik dönem insanının birçok ırksal tipi vardı. Avrupa’da Cro-Magnon adı da verilen Europoide tipi; Afrika ve İtalya’da günümüz negroide ırka çok yakın tipte insanlar yaşamıştır. Çin ve Sibirya’da ise mongloide tipi insanlar yaşamıştır. Bu insanlar dış ve ikincil (saç, deri rengi, göz biçimi vb.) özelliklerle birbirlerinden ayrılıyordu fakat kafatası oylumu, el yapısı, zihinsel ve fiziksel yetenekler her üçünde de aynıdır. (Bu durum tüm insanların ortak bir atadan türeme olduğunu kanıtlar.)

Neanderthaller inanç ya da manevi hayatla ilgili aktiviteleri başlatmışlardır. Ölü gömme eylemleri ilk kez Irak-Shanider (MÖ 60 binyıl) ve Özbekistan Teşiklitaş mağaralarında görülür. Ateş yaygınlaşmış ve besinlerin çiğ değil pişirilip yendiği bir döneme geçilmiştir. En önemli değişiklikse insanların soyutlama yetisinin gelişmesidir. Ölüm sonrası başka bir dünyanın varlığı inancını gösteren, gömme ve ölünün yanına bazı armağanlar bırakma, basitte olsa takılar koyma bu soyutlamanın ilk verileri olarak karşımıza çıkar. Bu dönemi en iyi yansıtan yerlerden birisi de Antalya Karain Mağarası’dır. Doğu Akdeniz’de Homo-Sapiens ile Neanderthaller birlikte yaşamışlardır. Daha sonra Neanderthaller’in soyu tükenmiş Sapiensler’de Anadolu’dan Avrupa ve diğer bölgelere yayılmışlardır.

Muster endüstrisi adı verilen oldukça karmaşık bir kültür geliştirmiştir. (Prometheus’un yarattığı insan tipi bu olabilir.) Neanderthaller’in hemen ardından Kro-Manyon ırkı sahneye çıkar. Bu belki de öncekilerin soylarının tükenmesinde en büyük rolü oynadığı sanılan ilk modern insan grubudur. (Zeus’un yarattığı insan formunu örnekler.)

Prometheus ateşi neden çalmış olabilir? Prometheus, bütün tanrılardan daha akıllıydı; ama kardeşi Epimetheus, durmadan düşüncelerini değiştirir, aklını verimli kullanamazdı. İnsanlar yaratılmadan önce en iyi armağanları Epimetheus hayvanlara verdi: kuvvet, çeviklik, cesaret, kurnazlık, kürk, tüy, kanat, kabuk. Sonra pişman olup kardeşi Promethesu’a durumu anlattı. Prometheus düşündü ve insanoğlunu bütün yaratıklardan üstün kılmanın bir yolunu buldu. Onlara tanrılara benzeyen bir şekil verdi. (Tanrı insanı kendi suretinden yarattı söylencesiyle benzer)

Uzun bir süre, özellikle Altın Çağ boyunca yalnız erkekler vardı. Zeus, Prometheus’a inat olsun diye yarattı kadınları; Prometheus tanrılar tanrısının geri aldığı ateşi yalnız erkekler için çalmıştı. Ama Zeus’un öç alma isteği bu değildi, tanrılar tanrısı için çok önemli bir sırrı yalnız Prometheus biliyordu. Bir gün, Zeus’un bir oğlu olacak, oğul da babasını tahtından indirip yerine geçecek ve bütün tanrıları Olympos’tan sürecekti. Bu akla ilk yaratılanın Âdem diğerinin Havva olduğu çıkarımını getirir. Ayrıca tek tanrılı bir dinin doğmakta olduğunu da simgeleyen Zeus’un devrileceği kehaneti vardır. Bunun en meşhur örneği II.Ramses ile Musa örneğidir. Prometheus da tıpkı Musa gibi bir devrimi hazırlar ve bu üçüncü devrimle birlikte artık Paleolitik Çağ sonu gözükmektedir. Prometheus ile akıl gücü tanrılardan insanlara geçmiştir.

İnsan kendi gücünün bilincine varmış, tanrıya karşı ayaklanmıştır. Ona isterse tapar, isterse hiçe sayar. Tanrı, insanın elinde bir oyuncak olmuştur. Asıl tanrı, yani asıl yaratıcı insanın kendisi olmuştur. Prometheus, insanlığa ateşle birlikte bunu kazandırmıştır. Zeus bu yüzden onun ateşi çalmasına öfkelenmiştir. Çünkü insanlar bilinç ve özgürlük kazanmışlardır. İnsanların yaratılışındaki tek amaç tanrılara hizmet etmekti. Fakat bu özgürlük-kölelik savaşında Zeus köle, Prometheus özgür gelmiştir. İktidar sahipleri devrilir gider, düşünce sahipleri yener ve kalır. Prometheus, çilesine katlanmayı seçmekle bir nevi Hz. İsa rolünü oynar. Zeus ile arasındaki mücadele Roma ile Hıristiyanlık arasındaki mücadeleye benzer. Prometheus (Theog. 507-616) zincire vurulur; Hz. İsa ise çarmıha gerilir.

Kuran’da Allah’ın fiilleri için kullanılan yevm (gün) kavramı, 24 saatlik zaman süresini kastetmez. “An” manasıyla kullanıldığı gibi Allah katındaki bir günün 1000 yıla denk tutulduğunu da ifade eder. Gök ve yer olmadan önce gün kavramının bir anlamı olmayacağı için “altı devir” diye anlamak daha mantıklı ve uygun olacaktır. Esasen an, nokta gibi boyutsuz bir zamandır; aynı şekilde sonsuzluk da boyutsuzdur. Zaman kavramları daima yaratılan açısından dikkate alınır. Bu 6 gün evrenin 16-17 milyarlık yaşını verir. Eyyamin ifadesi “çağ, devir, an, müddet” anlamlarına gelir. Bigbang adındaki enerji, evrensel saatin zaman akış hızını milyon kere milyon (1012) defa yavaşlatmıştır. Dolayısıyla Dünya’da milyon kere milyon dakikayı yaşadığımız esnada, evrensel saat için yalnızca bir dakika geçmiş olur. 6 trilyon günün karşılık geldiği yıl sayısı 16.427.104.723’tür. Bu da tanrısal 6 güne denktir. Yeryüzünün bir toprak parçası olduğu ortadaydı, ama silik de olsa bir kişiliği vardı. İşte bu silik kişilik ileride Gaia, Kybele gibi adlar alacaktır.

Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %
Previous post Mutlak Fikirde Özgürlük – Burak YILMAZ
Next post Siyah Dergi’de Ayın Yazarları Belli Oldu!

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.